Gelişim aşamasının bu bölümünde, biraz daha kişisel bir kavrama değinmeliyiz. Tahammül Eşiği. Gelişim ve kurulum aşamaları, sancılı süreçlerdir. İnsanın sürekli düşüp kalktığı, sil baştan öğrendiği, kendini sorguladığı zamanlar ve takvimler getirir beraberinde. Bu yüzden geliştirmemiz gereken en temel unsurlardan biri de; hem tüzel hem gerçek kişiler bakımından, tahammül eşiği ile algıdır.
Peki bu ikisi bir arada kavram ne ifade eder?
Bir kere, Tahammül Eşiği ömür boyu başarınız için çok önemlidir. İş hayatının veya benzer eforların haricinde, çevrenizi biraz düşünecek olursanız şunu fark edersiniz; kişiler ne kadar zor hayatlar, deneyimler veya büyük tramvalar ya da şoklar yaşamışlarsa hayatta derileri o kadar kalın hale gelir. Buna kendi hayatımdan da bir örnek vereyim:
Dedem, emekli bir subaydı ve doksan yedi yaşına kadar yaşadı. Bin dokuz yüz elli bir ile bin dokuz yüz doksan üç yılları arasında mesleğini sürdürdü. Ondan önce de Erzurum’un köyünden kağnı ile Ankara’ya kendi başına gidip sınavları kazanmış bir gençti. Hayatı zor ve ağır geçmişti ama gururluydu. Fakat ben kendimi bildim bileli çoğu olayda çok vurdumduymaz, umursamazdı. Biz uzun yıllar gerçekten bizi çok umursamadığını, huysuz olduğunu ya da gamsız olduğunu düşündük. Sonra, ben üniversite yıllarımdayken, yazlık bahçesinde onunla sohbet ettiğim sırada bir soru sordum. ‘Dede,’ dedim, ‘neden hiçbir şeyi çok umursamıyorsun?’
Bana çok güzel bir cevap vermişti.
“Oğlum, hayatta aklın çeperi kendi ömründe gördüğü kadar genişler. Ben birçok ülke gördüm, açlık gördüm, yanı başımda gencecik çocuklar öldü, ben kendim de neler yaşadım. Bunları gördükten sonra sizin dertleriniz, sorunlarınız yalnızca kendinizi aşağı çektiğiniz kişisel dayatmalar gibi geliyor. Nemrut’u gören bir daha tepelere yüksek der mi?”
O bir söz, yalnızca tek bir konuşma, bana hayatta çok şey kattı. Çünkü o andan sonra hayatta tüm deneyimlerimden ders çıkarmaya, en kötüyü yaşayacaksam bile koşmaya devam etmeye kurguladım kendimi. Bu yüzden kazıklandığınız zaman ders çıkarın, satış yapamadığınız zaman öğrenin, zor zamanlarınızda çözüm arayın ve o anlara şükredin. Tıpkı Seneca’nın da dediği gibi, hayat sizi sınadığında ve acı çektirdiğinde, bu imkana sahip olmayanlara kıyasla çok daha güçlenirsiniz. Ders alırsınız, öğrenirsiniz.
Tahammül Eşiği tam olarak bu demektir. Zorluklarda, sıkıntılarda, uzayan süreçlerde yıkılmamak, bunun yerine sorunu inceleyip öğrenerek çözümünü sürdürülebilir bir ölçekte uygulamak ve bütün bu süreçte ayakta kalabilmektir.
Algı ise, bunun ikinci boyutudur. Bu kavram, aslında dünyaya ve olaylara bakışı ifade eder. Buna belki sorgulayıcılık ve zihin açıklığı da diyebiliriz ama biz daha genel bir tabirle almayı tercih ettik.
Algı, az önce bahsettiğimiz süreçlerin sonundaki ders çıkarma, öğrenme ve kendini geliştirme sürecidir. Bu da esasen kişilerde de kurumlarda da insanlara bağlı bir olgudur. Vizyon ve dünya bakışıyla doğrudan köken bakımından bağlıdır. Çünkü yeterince bilgisi, kabiliyeti, vizyonu olmayan bir kişi Tahammül Eşiği yüksek olsa bile algısını açıp ders çıkaramaz, dönüştüremez, çözümü uygulayamaz, sistemselleştiremez. Sadece bir yük katırı olarak hayatına devam eder. Bu bakımdan Algı, Tahammül Eşiği’nin tamamlayıcısı ve önemli devam sürecidir.
Peki algımız nasıl olmalıdır?
Bu konuda tek bir doğru yoktur fakat üç noktada hazır olmalıdır. İlki, açıklıktır. Algınız açık ve her durumu kabul eden, değerlendirebilen, önyargı veya dogmalardan dolayı herhangi bir bilgiyi ya da sentezi dışarıda bırakmayan bir yapıda olmalıdır. Bu, algının açıklığıdır. Zihin, her duruma sorgulayıp filtresiz bir şekilde değerlendirerek bakabilmelidir.
İkincisi, bağlam gücüdür. Doğru değerlendirebilmek için, neden-sonuç ilişkilerini algılamaya, işlemeye ve doğru tespit etmeye zihniniz akorlu olmalıdır. Eğer olayların arkasındaki nedenselliği araştırmaya, söylenen sözlerin veya itirazların içinde gizli bağlamları anlamaya açık ve kurulu bir dimağınız yoksa, çözüme ulaşsanız bile muhtemelen çoğu zaman doğru çözüme ulaşamamışsınızdır.
Son olarak önemli olan üçüncü nokta; pratik zekadır. Açık bir zihin, durumu anlayıp bağlamı veya nedenselliği yakalayabilse bile, bunu pratik uygulamaya ya da söze, eyleme dökme gereksinimi duyar. Bu yüzden kişiler aynı zamanda zihinlerini ve algılarını her düşünce ve engel aşımının pratik hayattaki uygulamalarını düşünmeye göre de ayarlamalıdırlar.
Emin olun, Tahammül Eşiği yüksek ve Algı bakımından doğru akorlanmış bir zihin, insanların yüzde doksan dokuzunun aşamadığı eşikleri aşacak ve yaratamayacağı çözümlerle başarıyı kendine getirecektir.
Tarihe baktığımızda, bu iki kavramın birlikte çalıştığı sayısız örnek görürüz. Bunlardan birkaçını örnekleyelim:
Ernest Shackleton, 1914'te Antarktika'yı kıtadan kıtaya yürüyerek geçme hedefiyle yola çıktı. Gemisi Endurance, buzullara sıkışıp on ay sürüklendikten sonra parçalandı ve battı. Yirmi yedi kişilik mürettebatıyla buzun üstünde kamp kurdu, sonra üç can filikasıyla Elephant Adası'na, oradan da altı kişiyle küçük bir sandalla sekiz yüz millik fırtınalı bir okyanusu aşıp Güney Georgia'ya ulaştı. Hedefine hiçbir zaman varamadı — kıtayı asla geçemedi. Ama yirmi dört ay sonra, yirmi yedi adamın hepsini sağ çıkardı. Tahammül Eşiği burada çıplak haliyle görülür: hedef başarısız oldu, insan başarılı oldu. Shackleton'ın algısı da bir o kadar keskindi; her gün ekibinin moralini, rasyonunu ve olası çıkış yollarını yeniden hesaba kattı, tek bir sabit plana saplanıp kalmadı.
Viktor Frankl, 1942'de ailesiyle birlikte Nazi kamplarına gönderildi. Karısını, annesini, babasını kaybetti; kendisi Auschwitz'den sağ çıkan azınlıktaydı. Kamptayken fark ettiği şey şuydu: fiziksel olarak aynı koşullarda tutulan insanlardan hayatta bir anlam bulabilenler, bulamayanlara göre çok daha uzun dayanıyordu. Bu gözlemi savaştan sonra logoterapiye, "anlam arayışı" temelli bir psikoterapi okuluna dönüştürdü. Frankl'ın hikâyesi, Tahammül Eşiği'nin tek başına yetmediğinin kanıtıdır — asıl belirleyici olan, o acının içinde bile bir çıkarım, bir anlam, bir sistem kurabilmekti. Yani saf Algı.
Nelson Mandela, apartheid rejimine karşı mücadelesi yüzünden yirmi yedi yılını hapiste geçirdi, on sekiz yılını Robben Adası'ndaki bir taş ocağında kırık taşlarla. Çıktığında intikam değil, uzlaşma seçti — kendisini yıllarca gözetleyen gardiyanlarla bile kurduğu ilişkileri, sonradan bütün ülkeyi bir arada tutan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu'nun temeline koydu. Mandela'da iki kavram da doruktaydı: hem yirmi yedi yıllık bir Tahammül Eşiği hem de o sürecin sonunda öfkeyi değil stratejiyi seçebilen bir Algı. Biri diğeri olmadan bu sonucu üretemezdi.
Thomas Edison ise bunu laboratuvara indirger. Pratik bir ampul için binlerce filament denedi, çoğu işe yaramadı. Kendisine "bu kadar çok başarısızlığa nasıl dayanıyorsun" diye sorulduğunda verdiği cevap özünde şuydu: başarısız olmadı, yalnızca işe yaramayan binlerce yolu keşfetti. Bu, Tahammül Eşiği'nin en soğukkanlı hali — acıyı dramatize etmeden, her denemeyi bir veri noktasına çevirip bir sonrakine geçmek. Algı'nın üçüncü ayağı olan pratik zekâ da tam burada devreye girer: bilgiyi biriktirmekle kalmadı, onu sistematik bir elemeye, tekrarlanabilir bir sürece döktü.
Dördü de farklı yüzyıllarda, farklı sahnelerde yaşadı. Ama ortak bir şey öğrettiler: acı çekmek başarıyı garanti etmez, acıyı okuyabilmek garanti eder. Tahammül Eşiği sizi ayakta tutar; Algı, o ayakta kalışı bir sonraki adıma çevirir. Biri diğerine dönüşmezse, insan sadece dayanır — büyümez. Bu yüzden bir sonraki bölümde, bu ikisinin üstüne inşa edilen üçüncü kavrama, yani bu dayanıklılığın ve öğrenmenin bir sürekliliğe nasıl dönüştüğüne bakacağız.



